Bir Zamanda Yolculuk Masalı
Şubat 11, 2020
Güneş
Şubat 11, 2020

İnsansılık

İNSANSILIK

İnsansılık; aslında insan olan fakat nefes alıp verdikleri süre içerisinde (çocukluk ve bilinçlerinin yerinde olmadığı hastalık, yaşlılık gibi evreler hariç) insanlıkla bir ilgileri olmayan, onları insansılaştıracak canlı cansız varlıkların davranış ve tutumlarını büyük bir profesyonellik ve doğallık içinde sergileyen canlı türlerine tarafımca yakıştırılan yepyeni bir sıfattır.
Bugün yine o uzun süpürge sapını gördüm. Uzun sarı saçlı, incecik bedenli, yüzümsü yanı oldukça güzel, insansı yanıysa yorumumca oldukça belirgin, henüz otuzlu yaşlarının başlarında ve hayatını zengin erkeklere kendini yamamaya adamış, ev bireyleriyle ve diğer herhangi bir bireyle de konuşmayı bir tenezzül meselesi hâline getirmiş, burnu daima havada, giydiği tuhaf elbiseleriyle güzel ve bol boyalı vücudunu bir tepsiyle büyükçe bir kuzuymuş gibi şehvetten kudurmuş aç ve sapık erkeklere sunan, beyinsel fonksiyonları yalnızca kötülük başlığı altındaki milyonlarca alt başlıkla çalışan, bilinçli kötü karakterli, üstelik iyi eğitimli, kendini dışarıya istediği anda gayet melekvari bir havayla tanıtabilen ve ağzından tek bir gerçek çıkmıyor olmasına rağmen ağzından çıkan her kelimenin doğruluğuna karşısındakini kitaba el bastıracak şekilde yemin ettirebilecek derecede inandırıcı yalancı ve hemen her gün ona ısrarla fakat umutsuzca vermekte olduğum günaydın selamını bilinçli olarak duymazdan gelecek kadar nezaketsiz ve iyi huysuz, o uzun süpürge sapını. Ona baktığım vakit vücudunun alt bölümünde, yürüdüğü sırada yerleri süpüren ve topladığı tüm pislikleri içine katan sarı, basit bir çalı süpürgesi görüyordum. Üst yanıysa duygudan yoksun silindirik bir tahta parçasıydı. Kavranması öyle kolaydı ki şüphesiz, elini neresine atsan tutuyordun. Neyse ki insansılığının ben de oluşturduğu mide bulantıları, doğama aykırı davranmam konusunda yardımcım olduğundan, bırakın ellerimi gözlerimi dahi ondan uzak tutuyordum. Fakat ne çare ki çoğu zaman güne onu görmekle başlamak talihsizliğine bir türlü mani olamıyordum. Bu talihsizliğimin tek işime yarar tarafıysa uyanır uyanmaz yüze çarpılan soğuk su etkisi gibi bir şok etkisine sahip olmasıydı bu karşılaşmaların. Şükür ki dün gece pek iyi uyuyamamış olmamın bugüne uykusuz kalmış gözlerle başlamama olan kötü etkisi, sabah sabah yaşamış olduğum bu talihsizlikle -her ne kadar ciddi mide bulantılarına sebep olsa da- çalı süpürgemsi ve süpürge sapımsı bir insansıyla yüze çarpılan su misali bir şok etkisiyle geride kalmış oldu…
Sokağa çıkıp az evvel ki iğrençliği aklımdan çıkarmaya çalışırken, yine gökten yağarmışçasına ardı ardına yere düşüyorlardı şişeler. Aklımın adeta bana yeni bir oyun oynadığını düşünüyordum, bu her gün hiç şaşmazsızın aynı saatte olduğuna bir türlü inanamadığım olayla karşılaşırken. Kafamı yukarı kaldırınca yine manasızca sallanan bir el ve destursuzca konuşan leş gibi koktuğuna adım gibi emin olduğum pis bir ağızla karşılaşıyordum. Ağız; ‘kusura bakma gardaş’ diye gevelerken, el gayri ihtiyari sallanıyor ve bunun bir hafifletici sebep sayılabileceğini beynime ısrar ve yüzsüzlükle kabul ettirmeye çalışıyordu. Ama olmuyordu. Hıncımı aklımın daha sonra bana hatırlatacağına emin olduğum gizli bir köşesine yerleştiriyor ve yoluma devam ediyordum. Fakat sakinleşmek ne mümkündü. Daha birkaç adım atar atmaz yolun sağına ve soluna biçimsizce bırakılmış, insanın yürüyüşüne engel teşkil edecek vaziyette duran, büyük ve birbirinden farklı hammaddelerce üretilmiş sosisler görüyordum. Aç olmadığıma lanet ederek onları kendim yiyemediğime üzülüyor ve etrafta hiç sokak canlısı göremediğimden onları da bu yolda yürümemi engelleyecek şekilde yolu işgal eden sosisleri yemeye teşvik edemiyordum. Cebimdeki sivrilikse her ne kadar aklımın ucunu tırmalasa da, toplumca aşırılıkla ve hatta bu tarzda bir tarifine seve seve katlanabilecek olsamda vandallıkla damgalanabileceğimi düşünerek ellerime mani oluyor, cebimdeki sivrilikle sosisler arasındaki doğal bağı kurmalarına şiddetle karşı çıkıyordum. Ama bugünün zor geçeceğine ve kendimi yine her zaman ki gibi zor tutacağıma hiç şüphem kalmamıştı artık, sabahımın henüz başlangıcındaki bu alışık olduğum seviyesiz hadiseler sayesinde…
Ana caddeye bakan bir köşeyi kapladığı için aşağı caddeden yukarı caddeye seyir eden o büyük sosisleri göremeyip bir gün bir kazaya kurban gitmeme yol açacağına emin olduğum o iri sosise ağız dolusu küfür ettim az evvel. Ve daha demin kendime mani olma konusunda rekora koştuğumu sandığım anları yaşadığımın bilincindeyken hâlen, cebimde bulundurduğum o malum sivriliği artık daha fazla dayanamayarak paltomun bilinçli olarak tarafımdan yırtık bırakılan astarından çıkarıp sosisin metalimsi parlak gövdesinde sosis sahibine pahalıya mal olacak bir zarar hattı çiziverdim. Ve inanır mısınız, bir insansıya verilen maddi bir zarara olan delicesine tutkumun bu hadiseyle bir ilgisi sahiden yoktu. Bu sefer tamamen gayri ihtiyari, daha beş dakika öncesinde mani olabildiğim o tahammülsüz ellerim, aradaki zamanı sabrı taşırmakla geçirmiş olacaklar ki, tamamen içgüdüsel olarak sivriliği kavrayıp insansılığın maddiyatına derince bir yara açtılar…
Her gün hiç olmazsa aynı insansılara maruz kalayım diye hep aynı yollardan geçiyor, yapmak zorunda olduğum alış verişlerimi hep aynı insansıların dükkanlarından yapıyordum. Böylesi daha az acı vermiyordu şüphesiz, fakat en azından her gün bu insansıların onları insansılaştıran belirgin özelliklerinin bir başkasıyla karşılaşmıyor, mide bulantılarıma sebep olan tüm benzer iğrençlikleri tahammül sınırlarım içerisinde tutuyordum. Ama maalesef tüm çabalarıma rağmen insansıların artık alışmış olduğum iğrençliklerini düşünerek geçirdiğim vakti kendime daha faydalı işler yaparak geçirebileceğim olumlu fikrini, gençliğimin bir hayali olmaktan öte geleceğime asla taşıyamıyordum. Ne kadar uğraşsam da bazen kısmen hastalıklı saydığım beynimden bu insansılık örneklerini atamıyor ve kendimi onlarla aynı evrende yaşamaya mecbur talihsiz bir insan gibi hissediyordum…
Alt tarafı onun kullandığı sosise biniyordum. Onunla aramda ne kadar yakın bir ilişki olabilirdi ki ve niye tabi ki, niye ben o soru işaretiyle konuşmak zorundaydım. Sosisin benim bindiğim durağa gelince bir sardalye konservesinin kapağı açıldığında karşılaşılan manzara gibi hıncahınç dolu olması ve benim her seferinde sosise bindiğim o ilk nokta olan noktada kalıyor olmam, onun bana kelimelerin birer silah olarak kullanıldığı bir savaştaymışız gibi her sabah düşmanlıkla hücum etmesini gerektirmiyordu şüphesiz. Fakat her sabah olan buydu. Peki, ama niye ben? Niye şu her gün hemen burnumun dibinde duran ve onunla konuşmaya gayet istekli gözüken battal boy bıyıklı ve garip aksanlı karikatür değil. Niye ben? Üstelik ona hiç cevap vermiyor, etrafımızdakilere onun benimle konuşuyor olduğuna dair bir izlenim dahi sağlamıyordum. Yani onu bilinçli olarak yok sayıyor ve kendimce onu aşağılayarak gayri resmi bir yoldan benimle konuşmaktan vazgeçmesini ima ediyordum. Fakat bu gayri resmi imanın o soru işareti üzerinde bir düz etkisi olmuyor tersine yanımsı bir etkiyle soru işareti kendisini benim iyi bir arkadaşım varsayarak bu varsayımı güçlendirecek nitelikte soru ve görüş cümleleri paylaşıyordu benimle yol boyu…
İş yerimdeki durumda farklı değildi. Bir milli parkın kapısından içeriye her gün elinde çantasıyla hikâyenin tek anlamsız karakteri olarak giren ben, etrafımda yaşanan doğal hayata hiç anlam veremiyordum. Birbirlerini kovalayan onca vahşi hayvanın arasında kendimi güvencesiz, silahsız, üstelikte kamerasız belgesel yapmaya çalışan aptal bir doğa aşığı gibi hissediyordum. Duvarların etrafımda hiç olmadığını varsayıyor ve ofisin diğer kısımlarını vadinin uzak uçları olarak görüyordum. Kendi bölümlerinde kendi dünyalarında çalışıyor olduklarını sanan bu insansılar benim görüş alanımdaki dünyada otluyor, çamurda yuvarlanıyor, birbirlerine saldırıyorlardı. Yapılan her toplantı öncesi aramızda insansıların ve benim toplantıyı idare edecek katı malzeme karşısında ağız birliği yapmamız ve isteklerimizi ortaklaşa bildirmemiz kararı alınıyor fakat her toplantı esnasında katı malzemenin ufacık bir başlangıç resti karşılığında insansılar birbirlerinden çok başka birer hayvana dönüşüyor ve farklı sesler çıkarmaya başlıyorlardı. Ben orada insan hâlimle katı malzemeye insan konuşma diliyle laf anlatmaya çalışıyor ve hâliyle bunda başarısız oluyordum. Dış duvarlarına işeyip orasının benim bölgem olduğunu belli etme metodunu asla benimseyemediğimden odamın kapısına adımı olduğu şekliyle başına hiçbir unvan eklemeden koymuştum. Odamın duvarları geçmiş hayatımdan kalma ve beni normal gösterme çabasına yönelik bir düzene göre dizilmiş, asla gerçek olmayan bir mutluluk ve huzur ortamını yaşar bir edayla verilmiş pozlardan oluşan resimlerle doluydu. Biriken işlerim kum tanelerini andırıyordu ve masamın bir deniz kıyısı olduğunu varsayarak kum tanelerini az ileri iterek suyla kavuşturuyor, bu sayede kum tanelerinden kurtuluyordum…
Akşam eve gelince yaptığım tek şey olan insansılık üreticisinin başına oturuyor ve orada uyuyana kadar onu izliyordum. Onunla ilgili herhangi bir değişikliğe ihtiyaç duyulması hâlinde kullanılmak üzere bir seçim aparatı vardı fakat benim açımdan insansılık üretiminin ne şekilde verildiğinin pek önemi yoktu. Bazen bir meyve bahçesinin yönetiminden söz açılıyor ve bu meyve bahçesinin yönetiminin verildiği bakteriler, üzerlerine giydikleri şık kıyafetimsilerle büyükçe bir salonda oturuyorlardı. Sonra birden o meyve bahçesinin yönetilmesi için oluşturulan kutsal mekânı bile yönetemeyecek düzeyde insansılar oldukları ortaya çıkıyor ve sözlü ya da fiziksel kavgaya tutuşuyorlardı. En ilginciyse sık sık karşılaştığım bir durum olan bir bakterinin bir bakteriye su fırlatmasıydı. Hele ki baktericelerinin yettiğince birbirlerine ettikleri düzeysiz hakaretler, ağza alınmaya bile değmezdi. Oysa onlar orada meyve bahçesinin tümünün ve meyve bahçesinde bulunan tüm meyvelerin ayrı ayrı huzuru için bulunuyorlardı. Fakat iş baştan yanlıştı. Bir meyve bahçesinin sözcü ve savunucusu asla bir bakteri olamazdı. Çünkü bakterilerin yaradılış amacı bu göreve aykırıydı. Tıpkı insansılığın insanlığın yaradılış amacına düpedüz aykırı olduğu gibi.
AĞUSTOS 2015

Yazarımızın tüm yazılarına ulaşmak için lütfen tıklayınız Oğuz SARITEPE

Anasayfaya dönmek için lütfen tıklayınız

Bizi facebook sayfamızdan takip edin

Comments are closed.